18 Nisan 2016 Pazartesi

Kanserleşen Tanrı Düşüncesi

Günümüz insanına anlatmaya çalıştığım çok önemli bir gerçeği, idrak ettirmede niçin fevkalâde zorlandığımı şöyle fark ettirdi Allâh...
İnsanların çok büyük bir kısmı, bu algılanan boyuttaki her şeyin bir Yaratıcı tarafından meydana getirilmiş olduğunu kabul ediyor; ve de bu yaratıcıya “Tanrı” adını veriyor...
Kendisinin ve varlığın ötesinde olarak nitelediği bu yaratıcının niteliği ve niceliği hakkında da, çevresinden -sorgulayarak ve düşünerek değil- şartlandırılma yollu edindiği bilgiler kadarıyla da bu “tanrı” kafasında şekilleniyor...
Daha sonra, bulunduğu toplumun kullandığı tâbir eğer “Allâh” ise, kafasındaki bu “tanrı” imajına “Allâh” adını vererek konuşma ortamına dalıyor...
İşte bütün problem burada başlıyor!
“Tanrı” kavramının hiçbir aslı, gerçeği olmadığını anlamayan bu kişiye, siz “Allâh” ismiyle işaret edilen mutlak varlığın özelliklerini anlatmaya başladığınız zaman; bu defa o kişi, bu bilgileri kafasındaki “tanrısına” enjekte ederek, aşılayarak; “tanrısını Allâh’laştırıyor”! Oysa yapılması gereken işlem, “tanrı” kavramından kurtularak“Allâh ismiyle işaret edilen mutlak gerçeği fark etmek”!..
İşte, “Allâh” isminin işaret ettiği anlamların, kafamızdaki “tanrı” kavramına enjekte edilmesi, beynimizdeki “tanrı” kavramının ve düşüncesinin sanki kanserleşmesi gibi olay meydana getiriyor; “Allâh”a ait özelliklerle bezenen “tanrı” kavramı günden güne gelişip büyüyor, yayılıyor!.. Zira düşüncedeki “Tanrımız” gittikçe“Allâh’laşıyor”! Beden hücrelerinin kanserleşmesi dünya yaşantısını kaybettirirken; “tanrı” bilincinin kanserleşmesi ve kişinin “Allâh” ismiyle işaret edilen mânâyı idrak edememesi, ebedî hayatını değerlendirememesi sonucunu getirir!
“Tanrı” ve “tanrılık” kavramının ne olduğunu acilen çok iyi öğrenmek ve çevremizdeki düşünme kabiliyeti olanlara da fark ettirmek mecburiyetindeyiz!
Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın, Kur’ân-ı Kerîm’e dayalı bir yolla açıkladığı “ALLÂH” ismiyle işaret edilen varlığı gerçekten anlamak, idrak etmek istiyorsak, öncelikle, ötede, yukarıda, dışımızda bir “Tanrı” varsayma düşüncesinden arınmak zorundayız!..
Bu arınmayı nasıl gerçekleştireceğiz?..
Allâh’ın yaratmış olduğu içinde yaşamakta olduğumuz bu âlemi ve onda geçerli olan sistemi okumaya çalışarak!
Öncelikle fark edecek ve idrak edeceğiz ki...
Algılamakta olduğumuz her şey, Allâh’ın ilmi, dilemesi ve kudretiyle meydana gelmektedir! O’nun dilemesi dışında hiçbir birim hiçbir şey dileyemez! “Hakiym” olan Allâh, her olayı bir hikmetle ve yerli yerinde olarak oluşturmaktadır; biz onu yersiz veya yanlış olarak nitelendirsek dahi!
Allâh’ın muradı ne?.. İkinci olarak bunu çok iyi anlamak zorundayız!..
ALLÂH ismiyle işaret edilen ve âlemlerde tasarruf sahibi olan Zât, her an dilediğini tüm varlıklar adı altında ortaya koymaktadır; ve kendisine soru sorabilecek, kendi dışında ikinci bir varlık da mevcut değildir!
Yaratmış olduğu sistemde geçerli anayasadaki en başta gelen kanunlardan biri, “güçlü olan kazanır”dır. Güçlü kıldığı, daha güçlü ile karşılaşıncaya kadar kazanmaya devam eder!.. Çünkü “Kudret” sıfatı vardır, “acz” sıfatı yoktur!
Her varlığın gücü, ilminden kaynaklanır... Her varlık, aklı kadar ilim sahibidir... Her türün kendine özgü akıl düzeyi olduğu içindir ki, türler birbirlerini akılsız sanırlar! Her akıl, kendi kapsamı içindekini de, dışındakini de “akılsız” nitelendirir!
Oysa Allâh, dilediklerinin oluşması için, her bir birimi, hangi amacını gerçekleştirsin diye yaratmışsa, ona, bu amaca göre hak ettiklerini verir; ve bu da “ALLAH'ın adaleti” denen şeyin ta kendisidir! Bu yüzdendir ki, evrende, ne geçmişte ne de gelecekte gerçek anlamda zulüm kesinlikle mevcut değildir.Herkes ve her birimyaratılış amacına göre hak ettiğini, her an almaktadır.
Öyle ise, eğer biz, hayalimizde yarattığımız “Tanrı” kavramından arınıp, “ALLÂH” ismiyle işaret edilen Zât’ı tanımak istiyorsak, O’nun kendi varlığıyla var kıldığı bu âlemleri ve sistemini “OKUMAYA” çalışmak zorundayız!.. Yani eserlerinden, o eserleri meydana getireni tanıma yoluyla!
Ki böylece “Allâh”ı tanımanın yolu bize açılsın.
Aksi hâlde, “Kendi hevâsını tanrı edineni gördün mü?” âyetinin kapsamı içinde yaşamak üzere ebedî yolculuğa çıkarız.

Tanrı Yoktur, “Allâh” Vardır

Genel anlamda, duyduğumuz kadarıyla zikir, o ötedeki tanrının isimlerini anarak onun gözüne girmek içindir!
Acaba gerçekten öyle mi?..
Bu konunun gerçeğini anlayabilmek için, önce zikredilen varlığın kim ve ne olduğunu iyi anlamalıyız...
Tanrıyı mı zikretmeliyiz, “ALLÂH”ı mı?.. Çoğunluk, burada doğal olarak şu soruyu soracaktır:
Ne farkı var ki?.. Ha tanrı ha Allâh! Hepsi de bir! Biz Türkler Allâh’a Tanrı ismini vermişiz! Tanrı uludur!
Hayır! Tanrı ulu değildir! Tanrı yoktur! Tanrılık kavramı geçersizdir!
Kime göre bu böyledir?..
“İslâm Dini”ne ve bu “Dini” anlatan Kutsal Kitap Kur’ân-ı Kerîm’e göre!
Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’a göre!
 “Tanrı” kavramı ile “ALLÂH” isminin işaret ettiği mânâ arasındaki anlam farkını anlamadığı sürece, hiç kimse “İslâm Dini”nin ne olduğunu ve niye gelmiş olduğunu anlayamaz! Bu yüzden de “DİN” olayını yanlış değerlendirir! Ayrıca “İslâm Dini”nde teklif edilen çalışmaların -ibadetlerin- hangi gerekçeyle insanlara önerildiğini de kavrayamaz!
Öyle ise öncelikle “Tanrı” sözcüğünden anlaşılan kavram ile, “ALLÂH” ismiyle işaret edilen anlam arasındaki farkı çok iyi idrak etmek zorundayız!
“TANRI” ismi bize neyi anlatır?..
Benim, senin, yaşadığımız bu varlığın ötesinde; bu varlığı dıştan gelen bir biçimde yaratan; öteden bizi seyredip, hakkımızda hüküm verecek olan; sonra da bizi cehennemine atacak ya da cennetine sokacak bir varlık mı?
İnsanların çoğu ile; “Din”in kelimelerinde, dış anlamlarında, mecazında kalmış din adamlarının hepsi “tanrı”ya inanır, onu savunur ve onun adına insanları yönetmeye kalkar! Akıl-izan sahipleri de böyle bir şeyin olamayacağını idrak ettikleri için tanrıya inanmazlar ve din adamlarına da kulaklarını tıkarlar!
“ALLÂH” kavramına dayalı “Din” anlayışı ise, bütün tasavvuf ehli ve evliya tarafından paylaşılan bir gerçektir! Ne yazık ki, insanların pek azı bu gerçeği fark etmiştir!
Bu gerçeği açıklayan Kur’ân-ı Kerîm’e göre, “ALLÂH”; evreni ve var olarak algılanan her şeyi, kendi ilminde, kendi kudretiyle ve kendi güzel isimlerinin özellikleriyle yaratmıştır...
Bu sebepledir ki, doğa kanunları ve evrensel düzen dediğimiz şey, gerçekte ALLÂH DÜZEN ve SİSTEMİ’nden başka bir şey değildir! Bu gerçek nedeniyle de, insan, ötesinde bir tanrıya tapınmak yerine; ÖZÜNDEKİ “ALLÂH”ı fark etmek ve ötesindekine değil, özündekine yönelmek zorundadır!
Gelmiş geçmiş bütün evliya, insanları, “ALLÂH” kavramına dayalı din anlayışına ve bunun sonucunda oluşacak “haşyet” hâline yönlendirmek isterken; işin şeklinde kalan din adamları da ötedeki bir tanrı kavramıyla olayı anlatıp, insanları ondan “korkutarak” hükümranlık tesis etmeye çalışmışlardır!
Şu anda bizim ÖTEMİZDE, bizi seyredip, yaptıklarımıza göre hakkımızda bir karara varacak; buna göre de bizi cehennemine atacak ya da cennetine sokacak bir “tanrı”dan söz etmemektedir Kur’ân ve Hz. Muhammed (aleyhisselâm)!
Aksine, hepimizin ÖZÜNDE olan ve “Hakikat”ini oluşturan bir “ALLÂH”tan bahsetmektedir Kutsal Kitabımız ve Allâh Rasûlü!
İşte bu yüzdendir ki birinin gıybetini yapan, onu aldatan, ya da ona kötülük yapan, hakkını gasp eden; gerçekte onun “hakikat”i olan “ALLÂH”a yapmıştır bu davranışı!..
Ve bu yüzden demiştir ki Allâh Rasûlü:
“İnsanlara şükretmeyen Allâh’a şükretmiş olmaz!”
Yani muhatabın, hayalinde yarattığın ötendeki “tanrı” değil; algıladığın her şeyin özü olan “ALLÂH”tır! Bunu fark etmedikçe, “İSLÂM DİNİ”nin yüceliğini anlayamayız